Sözsüz Dünyadaki
'Sesimiz'
Beden Dili
Sınıfta oturuyorsunuz, tarih
sözlüsü başlayacak, hoca sınıfa şöyle bir göz
gezdiriyor. Kalbiniz güm güm atmaya başlıyor,
kaçacak gizlenecek yer de yok. Kaleminizi düşürüp
eğilir ve almaya kalkarsanız, gizlenmek bir yana,
iyice dikkat çekeceksiniz. Vücudunuzu küçültüp de
gözden kaybolamayacağınıza göre, en iyisi gözgöze
gelmemek. Kimi seçecek diye merakla onu izlemeyi
öngören doğal dürtülerinizi bastırıyor ve
serinkanlı bir edayla önünüzdeki kitabın
sayfalarını çeviriyorsunuz.
Tuttu!
Ama siz birşey söylemediğinizi iddia ediyorsanız,
yanıldınız. Kitabınsayfalarını çevirirken aslında
hocanıza "ben burada değilim" dediniz İşe yeni
girmişsiniz. Resmi bir mektup yazacaksınız.
Masanız, içeriklerini anlamaya çalıştığınız bir
sürü kâğıtla, dosyayla kaplı. Baktınız, olacak
gibi değil ve makamında kurulmuş patroniçeye bir
iki soru sormaktan başka çareniz yok.
Kapıyı vurup giriyorsunuz, kibar bir gülümsemeyle
sizi karşılıyor, sorunuzu
soruyorsunuz. Bir-iki saniyelik ölümcül sessizlik,
sonra kocaman gözleri birden tavana dikiliyor,
eşzamanlı olarak da derin bir iç çekiyor. Sözlü
yanıt daha sonra ve son derece sakin bir ses
tonuyla geliyor. O zaman size hakaret ettiğini
de nereden çıkardınız? Ama haklısınız, çünkü size
aslında "aptal" dedi! Gün içinde ağzımızdan çıkan
neredeyse her sözcüğe, kullandığımız neredeyse
bütün cümlelere bilinçli veya bilinçsiz bir
şekilde uladığımız gizli, ikinci bir dilimiz var:
Beden dili. İnsanın en görkemli tacı kabul edilen
sözel iletişim becerisi yanında daha sönük
görünen, ama bir o kadar, bazen çok daha güçlü
bir iletişim aracı. Yalnızca sözcüklerin olmadığı
ya da yetersiz kaldığı durumlarda imdada yetişmek
için değil, kimi zaman ağızdan çıkanı değillemek,
duyguları belli etmek ya da gizlemek, sözel
ifadeyi vurgulamak ya da zayıflatmak için de
kullanılan bir dil bu. İnsan sussa da bedeni bir
şekilde onu ele veriyor. Çünkü yüzeyde duyulmasa
da insanın ta derinlerinden kopardığı "beni
anlayın, beni yalnız bırakmayın!" çığlığı,
"açım!" ya da "susadım!" kadar gerçek.
Psikologlar, kişinin belli bir zaman aralığındaki
ifade gücünün % 10 oranında ne söylediğine, % 30
oranında nasıl söylediğine, % 70 oranında beden
diline bağlı olduğu görüşündeler. Son oranı daha
yukarılara taşıyanlar da var. Televizyondaki
herhangi bir diziyi sesi kapatarak izlediğinizde
ne görürsünüz? Hatta bir açıkoturumu? Olan biten
herşeyi anlamanız mümkün olmayabilir. Ama büyük
olasılıkla, en azından kişilerin birbirleriyle
ilişkileri hakkında, üstelik de epeyi tutarlı
yorumlar yapabilirsiniz. Dışişleri bakanıyla
röportaj yapan muhabirin yüzünde neden gergin ve
gereksiz bir gülümseme var? Bakanın yüzünden,
konunun öyle pek de komik ya da masalsı olmadığı
belli oysa. Bir adım öteye gidip kendinizi
izlediğinizde neler görüyorsunuz? Bir gün biriyle
tartışırken, hareketlerinizi zihninizde bir
anlığına dondurun ve hayali bir fotoğraf çekin.
Ya da yeni tanıştığınız biriyle yaptığınız ilk
konuşma sırasında. Fotoğrafa baktığınızda
gördüğünüz şey sizi ne kadar şaşırtıyor? Telefonda
konuşurken bu kadar çok el-kol hareketi
yaptığınızın farkında mıydınız? Son bir deney
daha: Herhangi birine herhangi birşey anlatırken,
sanki iple çepeçevre bağlanmış gibi, hiç
kıpırdamadan (yüzünüz de dahil) konuşun.
Sözcükler ağzınızdan aynı kolaylıkla mı çıkacak
acaba? Bir balığın, suyun dışına çıkmadan suyu
öğrenememesi gibi, bizim de herşeyin dışına çıkıp
şöyle bir kendimize bakmadan hareketlerimize ne
kadar tutsak olduğumuzu anlamamız güç gibi
görünüyor.
Sabah kalktığımız andan akşam yatana kadar
binlerce sözsüz mesaj alışverişi yapıyor, bunlara
çoğunlukla farkında olmadan duygusal tepkiler
veriyoruz. Toplantı masasında ağzımızın neden
gergin, sınıfta neden kolumuzu önümüze kavuşturmuş
oturduğumuzu, birine günaydın derken elimizle
neden selam verdiğimizi bilmiyoruz. Ama
alıcılarımız, farkında olmasak da çalışıyor.
Çünkü böylelikle hem başkalarıyla iletişim
kurabiliyor, hem de toplumsal yaşamın gereklerine
göre içsel ve dışsal düzenlemeler yapabiliyor,
kendimizi nasıl göstermek istiyorsak öyle
gösteriyoruz. Ancak bunların bir kısmı elimizde
bile değil.
Darwin, "İnsan ve Hayvanlarda Duyguların İfadesi"
(1872) kitabında duygusal ifade ve iletişimle
ilgili olarak bugün bile süren bir tartışma alanı
başlatmış oldu. Ona göre duygular, ifade bulurken
ses, yüz ve bütün vücuttan fışkırırcasına
çıkıyorlardı. İfade, duygunun bir bileşeniydi ve
ortaya çıkışı da insanın yalnız ya da kalabalık
içinde bulunmasından bağımsızdı. Başkalarına,
yüreğimizi görebilecekleri saydam bir pencere
sağlıyordu. Bir yüzyıldan uzun süre sonra Ross
Buck isimli araştırmacıysa, 1984'te yayımlanan
"Duyguların İletimi” kitabında duygularımızı
farkında olmadan 'ifade edebileceğimizi'
kabullenmekle birlikte, onları simgesel ve
stratejik yollarla 'iletebileceğimizi' de iddia
ediyordu. İletişim, ifadeden farklı olarak
duygulardan bağımsız, gerçekleşmesi de insana
bağlıydı. Ötesinde, çevredeki kişilere ve
durumlara göre de değişkenlik gösteriyordu.
İletişim, gerçek ya da sahte duyguları iletmekte
serbestti; buna bağlı olarak kişinin yüreğine
giden pencere de bazen doğru, bazen çarpık bir
görüntü oluşturabiliyordu.
Günümüzde araştırmacıların genel olarak hemfikir
göründükleri düşünce, bedensel iletişim
sinyallerinin bir kısmının doğuştan ve içgüdüsel,
bir kısmının öğrenilen türden, bir kısmının da
ikisinin karışımı olduğu. Sözgelimi boğaz
temizleme, yüz kızarması doğuştan; zafer işareti
ya da asker selamı öğrenilen; gülme 'karışık' bir
sinyal (özünde doğuştan olduğu halde, sonradan
amaç ve öğrenmeye bağlı olarak biçim
değiştirebildiği için). Ancak kaynağı ne olursa
olsun, beden, duyguları iletmede farklı bölüm ve
yöntemlerden yararlanıyor; sonuçlar da kişiye,
alışkanlıklarına, etkilenimlerine, bazı
durumlarda da seçimlerine bağlı. Beden, yüz
ifadesini kullanıyor örneğin. Ancak oyuncuların
bazı fotoğraflarına bakıldığında, ne ilettiği çok
açık olan yüz ifadeleri, gerçekte her zaman bu
kadar kolay okunur değil. Jestler, mimikler ve yer
değiştirme hareketleri var sonra. Kafasını kaşıyan
birinin düşünceli olduğunu, volta atan birinin
yine düşünceli, büyük olasılıkla da huzursuz
olduğunu, hoplayıp zıplayan bir çocuğun sevinçli
olduğunu anlayabiliyoruz. Hoşlanmadığımız biriyle
konuşurken bedenimiz biz farkında olmadan geriye
doğru bükülebiliyor, fazlaca sinirlendiğimizde
yumruğumuzu sıkabiliyoruz. Ses ve ses tonu,
bedenin kullandığı bir diğer aracı. Derin bir iç
geçirme, bizim kibar ve zarif yüzlü patroniçe
örneğinde olduğu gibi, uygun mimikle birlikte
küfür yerine geçebiliyor.
Yalancının Mumu İyi bir sinema oyuncusuyla
kötüsünü nasıl ayırt ediyoruz? Kötü damgasını
hangi kriterlerden yola çıkarak vuruyoruz? Bunu
nasıl hissedebiliyoruz? Hepimizin iyi ya da kötü,
gerçek anlamıyla birer oyuncu olduğu, oyuncu
olmanın da kimi zaman gerektiği bu koca sahnede
falanca kişinin "sahte davrandığını" söylerken
alıcılarımızın aldığı duyumlar neler?
Yüz ifadeleri, beden dili ve ses tonunu yakından
izleyerek hemen herkes aslında yalan
göstergelerini tanıyabilir. Ama son 15 yılını
yalan sanatının gizliliklerini çözmeye adamış
olan, California Üniversitesi'nden Paul Ekman, bu
konuda gerçekten uzmanlaşabilenlerin sayısının
çok az olduğunu söylüyor. En iyi teknolojiyle
donatılmış yalan makinelerinin bile becerisi,
aslında duygularla birlikte gelişen fizyolojik
tepkileri ölçmekle kalıyor. Ekman'sa yüzün kendini
ele verecek ipuçlarıyla kaplı olduğunu söylüyor.
Ve yine çok az kişinin -iyi oyuncular ve
politikacılar- bu ipuçlarını gizlemede gerçekten
başarılı olduğunu. Ama eski ABD başkanı
Clinton'ın bile kameralar karşısında "ifade
verirken"ki jest ve mimiklerinin, onu güç duruma
soktuğu pek kimse için yeni bilgi niteliğinde
değil. Yine California Üniversitesi'nden Terrence
Sejnowski'nin Psychophysiology dergisinin 1999
Mart sayısında yayınladığı araştırma sonuçları,
yüz ifadesinin çözümlenmesi konusunda yeni bir
pencere açmış durumda. Artık bir bilgisayar
programı, çeşitli yüz görüntülerini eğitimli
profesyoneller kadar ustaca çözümleyebiliyor.
Üstelik çok daha hızlı biçimde. Bir dakikalık bir
video görüntüsünün içerdiği 1800 karelik görüntüyü
kodlama işi, en iddialı uzmanların ortalama bir
saatini, bu hünerli programınsa beş dakikasını
alıyor. Bilimadamları daha şimdiden bu program
sayesinde sahte yüz ifadelerini gerçek
olanlarından ayırt etme yöntemleri bulmuş
durumdalar. Çalışma, Ekman'ın 1970'lerde
geliştirdiği ve yüz ifadelerinin 46 farklı hareket
birimine ayrılarak incelendiği bir kodlama
sistemine dayanıyor. Programın becerileriyse
günden güne geliştirilmekte. Kullanılan
tekniklerden birinde, örneğin yüzün belli
noktalarındaki derinin kırışıklık derecesi
ölçülüyor. Sejnowski'nin ekibi şimdilerde,
Carnegie Mellon ve Pittsburgh Üniversitesi'nde
benzer bir sistem geliştirmiş araştırmacılarla
işbirliğine hazırlanıyor. Ortak projeye destek
çıkan kuruluşunsa CIA'den başkası olması herhalde
beklenemezdi! Ancak Sejnowski, temel hedefinin,
bu ifadelerin beyinde işlenmesiyle ilgili yeni
bilgiler kazanmak olduğu konusunda ısrarlı.
Bedenin
Söyledikleri
Konu insan davranışları olunca, bunların belirli
kalıp ve sınıflara nasıl sokulabildiği sorusu,
akla Einstein'ın ünlü sözlerini getiriyor: "Bilim,
duyusal deneyimlerimizin kaotik çeşitliliğini,
mantıksal açıdan standart bir düşünce sistemine
karşılık getirme çabamız. Bu sistemde tekil
deneyimler, kuramsal yapıya öyle bir şekilde
karşılık gelmeli ki, benzersiz ve inandırıcı bir
sonuç ortaya çıksın. Duyusal deneyim, insanın
dışındaki bir konu çerçevesinde gerçekleşir.
Ancak onu yorumlayacak kuram, insan elinden çıkma
ve olağanüstü bir çabayla zahmet gerektiren bir
uyum sürecinin sonucu: varsayıma dayalı, asla tam
anlamıyla kesin olmayan ve her zaman sorgulamaya,
kuşkuya hedef olmaya mahkûm bir sonuç."
Araştırmacılar da benzer bir çabayla, kinezik adı
altında inceledikleri iletişimsel beden
hareketlerini, yüz ifadelerini ve jestleri, bir
sisteme oturtma amacıyla birkaç grupta
toplamışlar. Sözcük ve cümleler yerine kullanılan
beden hareketlerini (işaret parmağını kıvırarak
yapılan 'gel' ya da avuç içi öne uzatılarak
yapılan 'dur' hareketi) "amblemler"; sözlü
mesajlara eşlik eden ve anlamlarını güçlendiren
hareketleri (evet derken başın yukarı-aşağı
sallanması, öfkelenince yumrukların sıkılması)
"tanımlayıcılar"; yüz veya bedende duygu ifadesine
neden olan hareketleri (bir habere sevinildiğinde
yüzün aldığı şekil, gol atan bir futbolcunun
yaptığı hareketler) "duygusal gösterimler";
iletişimin akış ve hızını denetleyen hareketleri
(iletişime son vermek istendiğinde geri çekilmek
ya da gözü başka yere çevirmek) "düzenleyiciler";
gerilimi denetleme hareketlerini (otururken
ayağını sallamak, parmak tıklatmak)
"ayarlayıcılar" olarak sınıflamışlar. Amblemler,
anlamlarının ülkeden ülkeye, bölgeden bölgeye
değişebilmesine bağlı olarak, tümüyle evrensel
kabul edilmiyor. Sözgelimi birçok batı ülkesinde
"herşey yolunda!" veya "tamam!" anlamına gelen &
işareti, İran, Afganistan, Nijerya'da, ayrıca
İtalya ve Yunanistan'ın bazı bölgelerinde hakaret
niteliğinde. (Amblem kullanımının bazen öyle
incelikleri olabiliyor ki, politikacıların başını
bile belaya sokabiliyor. İngiltere eski Başbakanı
Margaret Thatcher, zafer işareti olarak bilinen Y
işaretini, elin sırtı öne bakacak şekilde ters
olarak yapıp fotoğrafları da her yerde
yayımlandıktan sonra, el işareti kullanımına
epeyi dikkat etmiş olsa gerek. Zira işaret, bu
kullanımıyla müstehcen bir kimlik kazanıyor.)
Amblemlerin önemli bir özelliği de, sözcük öğrenir
gibi öğrenilmeleri. Çünkü bunlar bedenin doğal
çıktıları olmaktan çok, simgesel gösterimler.
Tanımlayıcılarsa daha evrensel olmakla birlikte
bazı evrensel yanlış anlamaların da kaynağı.
Başını hafifçe yukarı-aşağıya sallayarak onu
dinler görünen kocasının, kendisiyle hemfikir
olduğunu sanan birçok kadın, farkında değil ki
adamcağız aslında "sen devam et, ben de arada
kulak kabartırım" diyor! (İstisnalar da olsa
gerek.) Tabii bütün hareketlerin bu sınıflardan
birine mutlaka dahil olacağını söylemek mümkün
değil.
Postür, yani duruş, kişi hakkında önemli ipuçları
veren, kişi açısından da söylemek istedikleri için
çok verimli bir araç. Kıpırtısız ve dimdik bir
asker, öğretmeninin karşısında büzülmüş duran
bir çocuk, bacak bacak üstüne atmış mağrur bir
hanımefendi... Salt oturuşu ya da yürüyüşüne
bakarak, tanımadığımız birini çekingen, pısırık
ya da kendinden fazla emin olarak
değerlendirdiğiniz, mutlaka olmuştur. Postürün
iletişimsel değerini en iyi takdir edenler tiyatro
ve sinema oyuncuları, başta da pandomimciler olsa
gerek. Ancak araştırmacılar için de çok yeni bir
konu değil. William James, beden postürü yoluyla
ifadeyi konu alan ve 347 farklı postürü
incelediği 1932 tarihli çalışması sonucunda yüz
ifadesi, jest ve postürlerin, çözümlemeye yönelik
olarak ayrı ayrı incelenebilseler de, ifadenin
bütünü açısından birbirleriyle bağlantılı
olduklarını vurgulamış. Günümüzde kabul edilen
modeller de aslında pek farklı değil: En çok
benimsenen model, postürü AÇIK/KAPALI ve
İLERİ/GERİ şeklinde tanımlıyor. Annesi onu
azarlarken kollarını kavuşturmuş, yüzünü yana
çevirmiş, olasıkla da bedeni büzülmüş duran bir
çocuk, annesinin mesajına 'kapalı' bir çocuktur
sözgelimi. Sizi dinlerken tümüyle size dönük,
'ileri' uzanmış biri de iletişime büyük
olasılıkla açıktır. Bu iki grubun farklı
kombinasyonları da söz konusu.
Beden Dilimizi Neye
Borçluyuz?
Biyolojik evrimin en büyük başarılarından biri
kabul edilen dil becerisinin başlangıcı ve gelişimi
hakkında bilgilerimiz hâlâ tam değil. Hayvanlar
arası iletişimin insanlardakinden birçok yönüyle
gösterdiği farklılık, araştırmacıların çoğunu, bu
tür bir iletişimin, konuşulan dilin öncüsü kabul
edilemeyeceği düşüncesine götürüyor.
Gramatik dilin başlangıç noktasının, insanlarla
şempanzelerin yollarının, 5 milyon yıl önce yaşayan
ortak atadan ayrıldıktan sonraki bir noktaya
karşılık gelmiş olabileceği, genel kabul görmüş bir
düşünce. Bunun ne zaman gerçekleştiğine dair fikir
birliğiyse pek yok. Kimileri, gramerin dereceli
olarak değil, ani bir şekilde ortaya çıkmış, bunun
da Homo sapiens'in Afrika'da belirdiği 150.000 yıl
önce gerçekleşmiş olabileceğini söylüyorlar. Onlara
göre bu, H. sapiens'in diğer hominid türlere baskın
çıkmasının da bir nedeni olabilir. Peki, ama dil,
görece yeni bir buluşsa, yaşayan primatların
çıkardıkları sesler de insan diliyle bir şekilde
ilişkilendirilebilecek miydi? Atalarımız da bu tür
sesler çıkarma yetisinde olmalıydılar. O zaman bu
sesler neden dile evrimleşmedi? Bu soru için öne
sürülen en güçlü yanıt, ünlü dilbilimci Chomsky'nin
de savunduğu gibi, insan dilinin primat
seslendirmelerinden temelde çok farklı olduğuydu.
Atalarımızın çağrı, uyarı vb. amaçlarla yaptıkları
"tekil amaçlı" seslendirmeler de, büyük olasılıkla
konuşma becerimizden çok ağlama, gülme, çığlık atma
gibi duygusal seslendirmelerimizin kökeninde yatan
şeydi.
İnsan dili gibi karmaşık bir olguyu "ya hep ya hiç"
ilkesine oturtmakta çekinenlerin sayısı daha çok
gibi. Dil becerimizin kökeninin seslendirme değil,
el jestlerinin kullanımı olduğu, bunun hominid
evriminin görece yeni bir döneminde sesli nitelik
kazandığı yolundaki görüşse, bütün farklı iddialar
için kabul edilebilir ortak bir açıklama
niteliğinde.
Primatlarda beyin korteksinin eller üzerindeki
denetimi, ses yapılarıyla karşılaştırıldığında daha
fazla. Büyük ölçüde duygusal 'ses parçalarıyla'
sınırlı seslendirmeyse, daha ilkel işlevleri
denetleyen subkortikal beyin yapılarının
sorumluluğunda. Bunun anlamı, erken hominidlerin,
istemli ifadesel iletişime daha açık olabilecekleri.
(fiempanzelerin, işaret dilini kullanmayı sesli
iletişimden çok daha iyi becerebilmelerinin nedeni
de bu olabilir.) Ancak, ellerinin vücuda denge
sağlama ve harekette de üstlendiği çok önemli
işlevlere bağlı olarak, insan dışındaki primatların
iletişimde el kullanımları yine de sınırlı. Buna
karşılık, en az 4 milyon yıl geriye gidildiğinde
başlayan bipedalizm (iki ayak üstünde durabilme),
hominid kuşakların çok önemli bir özelliği. Bu da
tabii, ellerin başka işler için -bu arada jestler
için de- kullanımı açısından büyük avantaj.
Afrika'daki Rift Vadisi'nin oluşumunun, hominidlerle
büyük insansı maymunların birbirlerinden
ayrılmalarının nedeni olabileceği düşünülüyor.
Hominid atalarının büyük ölçüde vadinin doğu
tarafında kaldığı düşüncesiyse fosil kanıtlarla
destek bulmakta. Bu durumda, ormanların, yerlerini
savana benzeri açıklıklara bıraktığı bu bölgede
yaşayan erken hominidlerin, kendilerini kolayca
görüp avlayabilecek avcılardan korunmak için
toplumsal bir bütünlük ve işbirliği içinde olmaları
gerektiği, akla uygun bir sonuç. Sessizliğin
yaşamsal değeri olduğu böyle bir ortamda, jestlerle
iletişimin, sözlü iletişimden çok daha avantajlı
olacağı da kesin. Beden dili gerçekten de
insanların iletişim için kullandığı ilk dilse,
bunun, dilin evriminde açık kalmış bazı noktaları
da aydınlığa kavuşturabileceği düşünülüyor. Örneğin
sözcüklerin, nasıl olup da nesne ve olayları temsil
edecek hale geldiğini. Sözcükler, jestler gibi
simgesel olmaktan çok, daha soyut olma özelliğinde.
Yani ayrıcalıklar olmakla birlikte sözcüğü oluşturan
sesler, anlamı hakkında pek fikir vermez.
Görüşlerden biri, ilk sözcüklerin aslında simgesel
nitelik taşıyor olabileceği. Ancak sözlü dilin tek
boyutlu, yani uzamsal değil de zamansal; günlük
olayların da dört boyutlu, yani hem uzamsal hem
zamansal olması bu olasılığı zayıflatıyor. Daha
fazla taraftarı olan ikinci görüşse, simgesel
sistemin, zaman içinde daha soyut özellikler
kazanabileceği ve yine zaman içinde kendiliğinden
oluşan ses motiflerinin bu jestlerle doğal biçimde
ilişkilendirilmiş olabileceği şeklinde.
Yüzüme Bak ve Anla!
"...Ama burada ben hiçkimse değilim. Bir yüzüm yok.
Kahverengilere bürünmüş bu koca kalabalık, beni
kimliğimden etti... Bir yüz bulacağım. Anıtsal bir
yüz. Ve onu bilgelikle, güvenle donatarak bir
tılsım gibi takacağım..." (Virginia Woolf,
Dalgalar)
Yüz ifadeleri, beden dilinin hem anlamı en açık
sözcüklerini, hem de neden-sonuç ilişkisine
oturtması en güç bölümünü oluşturuyor. Özellikle
gözlerin ve bakışların kazandığı önem, bazı
araştırmacıların ilginç çıkarımlar yapmalarına bile
neden olmuş. Şempanze ve diğer primatlarda
bulunmayan göz akının, bakışlarımızı daha anlamlı
ve açık kılmak için gelişmiş olabileceği gibi. Yüz
ifadesiyle ilgili olarak modern anlamda yapılan
çalışmaların 19. yüzyılda Charles Bell'le, özellikle
de ifadenin anatomi ve fizyolojisiyle ilgili olarak
yayımladığı kitabıyla başladığı kabul ediliyor.
Bell'in çalışmaları, duygusal ifade üzerine yaptığı
incelemelerde Darwin'e de esin kaynağı olmuş.
Ancak Darwin ve kendisinden sonra gelenlerin yıllar
boyunca duygularla dolaysız ilinti kurdukları yüz
ifadelerini şimdilerde bu yönüyle sorgulayanlar,
ifadelerle duygular arasında bire bir ilişki
zorunluluğunun olmadığını savunanlar da yok değil.
Evet diyorlar, yüz ifadelerinin duyguları
yansıttığı tezi bütünüyle mantıksız değil; ancak,
aslında 'her şeyin' duyguları yansıttığı gerçeğinin
göz önüne alınması koşuluyla. Hele gerçek duyguları
gizleyebilme özelliğinin bile duygulardan
kaynaklandığı düşünülecek olursa! Diğer karşı
çıkışlar da, hepimizin aynı yüz kaslarına sahip
olduğumuz, ancak bu kasların, ifadede farklı
kültürlerde farklı kombinasyonlarla kullanılacağı
yolunda. Darwin dönemi ve sonrasındaki
bilimadamlarından bazılarının, duyguların yapay ve
hatta batı kültürünün bir icadı olduğu iddiaları da
kayda değer.
Günümüzde konu üzerinde en kapsamlı araştırmaları
yaptığı söylenen, California Üniversitesi'nden Paul
Ekman'sa aynı görüşte değil. Darwin'in kitabının,
şimdi Türkçe olarak da yayımlanmış olan (İnsan ve
Hayvanlarda Beden Dili, Gün Yayıncılık, 2001) yeni
baskısı için yaptığı açıklamalarda şöyle diyor: "Son
30 yıldır yeni ölçüm araçlarını kullanan sistematik
araştırma yöntemleriyle Darwin'in yaklaşımının
evrenselliği test ediliyor. Ben bu testleri yapan
ilk kişilerdenim ve Darwin'in yanıldığının ortaya
çıkmasını bekliyordum. Bulgular benim ve birçok
diğer davranış bilimcisinin fikirlerini
değiştirdi... Darwin, o günden bu yana çok az
bilimadamının sorduğu soruları sordu. Birçok
bilimadamı duygusal ifadeyi incelerken 'hangi',
'nasıl' ve 'ne zaman' sorularını sormuşlardı. Her
duygunun karşılığı olan ifadeler hangileridir?
Bunlar nasıl oluşur? Ne zaman oluşur? Darwin bu
sorularla da ilgilendi, ama 'neden' sorusunu soran
ilk kişiydi- Darwin'in bu soruyu yanıtlamak için
ortaya attığı üç ilkenin geçerliliği üzerindeki
tartışmalar sonlanmış değil. Birincisi, hareketlerde
oluşan bazı ifadelerin amaca yönelik olduğu
"kullanılabilir alışkanlıklar" ilkesi; bir diğeri,
bazı ifadelerin, diğerleriyle zıt olmaları
nedeniyle seçildiği "antitez" ilkesi; üçüncüsü de
-kendisinin bile açık olmadığını kabul ettiği"sinir
sisteminin doğrudan hareketi" ilkesi.
Duygularla ilintisi olsun veya olmasın, yüzün
ifadedeki ağırlığı ve gücü konusunda kimsenin pek
kuşkusu yok. İlk bakışta yüzünden tanıdığımızı
düşündüğümüz insanlar olmamış mıdır hepimizin?
Ekman'ın bu konuda da ilginç bir yorumu var. Diyor
ki bir kişi, korku ya da öfke gibi bir duyguyu uzun
süre yaşadıysa, o duygunun yüzünde sıklıkla
çalıştırdığı kasların etkisiyle, ifadesi "yüzüne
kazınır". Biriyle ilk karşılaşmamızda bile onun
duyarlı, sinirli ya da pısırık kişilikli olduğu
damgasını, hata payıyla da olsa, büyük olasılıkla bu
şekilde vuruveriyoruz.
Yaşamın olağan akışı içinde sürekli bir arada
bulunduğumuz ya da karşılaştığımız insanların yüz
ifadelerini, farkında olmasak bile üç aşağı beş
yukarı okuyabiliyoruz. Ancak tüm bu ifadelerin
dışında, sözünü etmeye değer ve diğerlerinden daha
gizli kalmış bir tanesi daha var: ifadesizliğin,
ifadenin ta kendisi olduğu "maske". Maske ifadesine
iyi bir örnek, hizmet ettiği eve gelen konukların
yanıbaşında dursa da, konuşmalardan bihaber
görünen -ya da görünmeye çalışan- İngiliz uşağı
tiplemesi. Ancak bundan çok daha çarpıcısı,
Nazilerin, yüzlerinden direnç gösterdikleri
anlamını okudukları sessiz ve "ifadesiz" tutuklulara
çok daha fazla işkence etmiş oldukları gerçeği.
İzin vermedikleri bu ifadesizliği (!) "fizyonomik
başkaldırı" olarak nitelendiren Naziler, bu
kişilerde varlığını hissettikleri pasif protestodan
açık şekilde ürküyorlardı.
"Sözlü" hale getirdiği dünyada sözsüz dili kullanan
tek canlı elbette insan değil. Sırtını kabartarak
bacağınıza sürünen, pencerede vızıldayan sineği
yakalamaya bütün ruhu ve bedeniyle hazırlanan ya da
akvaryumdaki balıkları izlerken gözbebekleri
büyümüş, kulakları öne doğru eğilmiş bir kedinin de
anlayana kendisi hakkında çok şey söyleyebildiği,
bir gerçek. (Darwin'in bu konuda da ayrıntılı
çalışmaları var.) Sözsüz dilin ilk kullanıcılarıysa
bundan 3,5 milyar yıl önce dünyanın ilk canlı
formlarından biri olarak ortaya çıkan mavi-yeşil
algler. Topluluklar halinde yaşayıp birbirleriyle
iletişim kurmak için moleküllerden başka aracıları
olmayan bu canlılarla kıyaslandığında insan,
iletişimsel donanım bakımından doğrusu hiç de fena
durumda sayılmaz! Onu kullanmadaki başarısıysa her
şeye rağmen kuşkulu...
Zeynep Tozar
Kaynak: Bilim Teknik
Dergisi, Mart 2002
|